vespa için Arşiv"
Haz 17, 2018 - anı, mekan, tavsiye, vespa    3 Yorum

Vespa ile Kaz Dağları(2 gün, 400km)

Tatil kısa, hava serin, olası yağış riski ve var olan daha onlarca mantıklı bahaneye rağmen, yola çıkma dürtümüz bir kez daha aklı selime baskın geldi ve vurduk kendimizi yollara… Bu sefer hedefimiz mümkünse Kaz Dağlarında bir yerlerde kamp yapmaktı ve tabii ki her zaman olduğu gibi nihai lokasyon, gidiş/dönüş rotası belli değildi.

Hazırlık faslımız oldukça kısa sürdü, gittikçe daha da uzmanlaştığımız ve artık kendi tekniklerimizi geliştirmeye başladığımız motosiklet yükleme işini, bu sefer erkenden bitirdik. Bu tarz bir yolculuğa çıkma niyeti olanlara referans oluşturması adına yanımıza aldıklarımızı kısaca özetleyeyim;

 

Yeşil Tostos’un (GTS 300) ön bagajına;

  • Cadir (decathlon)
  • Hamak (decathlon)
  • Ip (2 adet 3 metre) (tekzen)
  • 2 adet kamp sandalyesi (tekzen)
  • Uyku tulumu (decathlon)
  • Çadır altı örtüsü (decathlon)

 

Orta kısıma (açık rack tipi bagaj);

  • Yiyecek, içecek vb.
  • Kamp malzemeleri (çatal, bıçak, bardak, tabak vs.)
  • Kolay erişilmesi gereken eşyalar (cüzdan, telefonlar, şarj cihazları, kafa lambası, powerbank vs.)

 

Sele altı bagajına ve arka çantaya;

  • Kıyafetler
  • Basit tamirat malzemeleri (lastik spreyi, yedek buji, yedek gaz teli, plastik kelepçe, elektrik bandı, tornavida vs.)

 

Tavsiye: Yolculuk öncesi gereksiz stres olmamak ve beklenmedik son dakika sürprizleriyle karşılaşmamak adına, motorun yüklemesini mümkünse 1 gece önceden yapın!

Tavsiye: her ne kadar taşıma açısından sıkıntılı olsa da çadır ile tatil düşünüyorsanız mutlaka yanınıza mat alın. (Biz almadık ve büyük bir şans eseri matsız da rahat edebileceğimiz bir yere kurduk çadırımızı!)

İlk Gün (Cumartesi)
Hem yolu azaltmak, hem de zaten kısa olan zamanımızı en verimli şekilde değerlendirmek adına tercihimizi Yenikapı -Bandırma feribotundan yana kullandık. Bilet alma işini son dakikaya bırakmamıza rağmen, şansımızın yaver gitti ve istediğimiz saate yer bularak tatile moralli başladık. (Feribot 2.5 saat sürüyor ve 2 kişi + motosiklet için toplam 160tl ödedik.) Sabah 7:00 feribotuna yetişmek için sabah 5:00’da kalkmak belki de tatilin tek sevimsiz kısmıydı.

Sorunsuz bir yolculuktan sonra 9:45 civarı Bandırma’ya vardık. Rotanın ilk durağı referans üzerine Yenice’ye bağlı Hıdırlar Köyü’ndeki Saman Çiftliği. Emre ve Demet adlı hayallerinin peşinden koşmaya cesaret edebilmiş evli bir çiftin işlettiği bu mütevazi ve sıcak mekan yaz-kış fark etmeksizin kafa dinlemek için kaçılabilecek harika bir yer. Zamansız, şirin, huzurlu… Başka bir seyahatte mutlaka tekrar uğrama sözü vererek içimiz buruk şekilde Saman Çiftliği’ne veda ettik. Geçirdiğimiz kısa ama keyifli anlar neticesinde Hıdırlar’dan ayrılırken akıllarda Emre ile yaptığımız keyifli sohbet, ev yapımı harika limonata ve 40 yıl hatırı kalacak ikram kahve kaldı…Bir dahaki sefere görüşmek üzere güzel insanlar.

Günün kalanı için tempoyu biraz düşürmeye ve kendimizi Kaz Dağları’nın meşhur soğuk sularına bırakmaya karar verdik. Ufak bir detay, “bu safhada bile” konaklayacağımız yer “hala” net değildi!
Civardaki soğuk derelerde kendimizi serinletip soluklandık ve günün kalan kısmı için kabaca bir plan yaptık. Amacımız, konaklama için bol alternatifin olduğu 50-60km uzaklıktaki Mehmetalan köyü civarındaki kamp alanlarına gitmek ve geceyi bunlardan birinde geçirmekti… Yeşil Tostos’un off-road macerası böylece başlamış oldu!

Konaklamak için kamplar bölgesinin en ucunda yer alan ve aynı zamanda yolu en bozuk olan Kuzgun Kampı tercih ettik. Yeşil Tostos tepesindeki 2 kişiye ve bol yüküne rağmen hiç de naz etmedi ve bir kez daha ulaştırdı bizi hedefe.

Ezel ve Adem’in işlettiği Kuzgun kamp, bol çadır yerine ve güzel konumuna rağmen enteresan şekilde kalabalık olmayan şirin bir yer. İçerisinde kamp yapmak için gerekli asgari bileşenler mevcut (ortak duş, tuvalet, mutfak…) konaklama kişi başı 35tl. – ki aslında bu standartlar için bir miktar yüksek (zira kahvaltı ücrete dahil değil!) – fakat gerek Adem ve Ezel’in güler yüzlü konukseverliği gerekse zamanın biraz ilerlemiş olması bu ufak detaya çok da takılmamamıza neden oldu. Kalmaya karar verdik. Hızlıca çadırlar kuruldu, eşyalar boşaltıldı ve bir kamp klasiği olan ateş başında akşam yemeği ve her telden koyu bir sohbetle günü batırdık.

Vakit ilerleyince bu sefer büyük kamp ateşinin başında pinekleyip diğer konukların yaptığı müziklerle günün yorgunluğunu attık. Her zevke hitap etmese de Şaman esintileri sunan bu değişik ezgilere ben bayıldım.

Yola çıktığımız andan itibaren tepemizden eksik olmayan kara bulutlar gece 2:00 sularında bize eşlik etmeye karar verdi ve şiddetli bir sağanak başladı. Çadır konumunu doğru seçmek ve açıkta eşya bırakmamak gibi temel kampçılık ilkeleri bir kez daha ise yaradı ve tek çorap dahi ıslatmadan, kuru şekilde yağmuru atlattık…(Doğada ve trafikte kurallara uymak iyidir!)

2. Gün (Pazar)
Serin, yağışlı ama sıkıntısız bir gece sonrası “biraz da yol yorgunluğu nedeniyle” ancak 8:30 gibi uyandık… Pek de kamp ortamlarından beklenmeyecek mükellef bir kahvaltı ile güne başlamak tüm enerjimizi/neşemizi yerine getirdi. Hemen hepimizin tek hedefi vardı, yüzmek, yorulmak, dinlenmek ve tekrar tekrar yüzmek!!! Kamp yerine yaklaşık 10dk yürüme mesafesinde muhteşem bir yer bulduk ve serin sularda saatlerce vakit geçirdik…

Saat 15:00 sularında her zaman olduğu gibi rahat battı ve ani bir kararla dönüş için yola çıkmaya karar verdik. Hedef bayram trafiğini hiç yaşamamak ve gitgide artan kara bulutların hışmına yakalanmadan sağ salim eve varmaktı. Zira Mehmetalan Köyü’nden Kuzgun Kamp’a kadar olan aşırı bozuk ve toprak yol, yağmur sonrası motosiklet için kullanılamaz hale gelebilir diye bir miktar tedirgindik.

Henüz tatilin son günü olmamasına rağmen, tüm feribot biletlerinin tükenmiş olması biraz moral bozucu olsa da şansımızı denemeye karar verip, 17:30 gibi Bandırma için kontak çevirdik.

Telefonun zor da olsa çekmeye başladığı Mehmetalan Köyü’nde kısa bir mola verip 23:55 Bandırma-Yenikapı feribotu için bilet aldık. Önümüzde neredeyse 6 saat ve yaklaşık 200km bir yol olduğu için geze geze ve köy yollarından dönmeye karar verdik. Böylece rotamızı hızlı ve tehlikeli ana yol yerine bozuk ama muhteşem manzaralı Balya-Gönen istikameti üzerinden Bandırma’ya ulaşacak şekilde değiştirdik.

Yolculuk boyunca serin hava ve bir süre önce yağmış yağmur koşulları oldukça zorlaştırsa da doğanın bakirliği, manzaranın muhteşemliği bizi bizden aldı…Peş peşe geçtiğimiz köyler, temiz hava ve sıcak kanlı yurdum insanı bir kez daha yüzümüze şehir hayatının sığlığını, riyakarlığını ve yaşadığımız gereksiz stresleri şamar gibi vurdu.
Yol boyunca, küçük derelerden, taşlı, topraklı köy yollarından geçtik. İnsanlarla sohbet edip inek sürüleri solladık.. Belki yorgunluktan ve açlıktan, belki de ustasının hünerinden bilemeyeceğim ama “şimdiye kadar” yediğimiz en lezzetli tostu yedik Danişment köy kahvesinde, yanında nefis demlenmiş çaylar ve sıcacık bir sohbet eşliğinde…

Tahmin ettiğimiz gibi Bandırma’ya sefer saatinden 3 saat kadar erken vardık. 2 ayrı telefondan 15-20 dakika deneyerek gene bir son dakika bileti yakaladık ve seferimizi 22:00 olarak değiştirttik (48tl ceza ödeyerek).

Deniz biraz dalgalı da olsa, yolcuğun feribot kısmı sorunsuz geçti ve gece yarısı Yenikapı’ya, 30-40 dakika sonra da evimize vardık.

2 gün boyunca hemen her türlü yolda bol motosiklet kullandık, gezdik, yüzdük garip ama hem çok yorulduk hem de bol bol dinlendik. İşin en güzel tarafı, bayram tatili süresince tüm Türkiye’de hemen her yer yağışlıyken, biz tek damla ıslanmadık…

Uyuyamayacak kadar yorgunuz diye söylenip birbirimize yol hikayeleri anlatırken, Nyks ve Hypnos devreye girip, bizi derin bir uykuya mahkum etti…sızarcasına uyuduk!

…ve bir tatili daha resmi olarak bitirdik!

Sevgiyle kalın..

Eyl 10, 2017 - anı, kişisel, tavsiye, vespa    4 Yorum

Vespa GTS300 ile Samothraki

Kuşkusuz ki 2017 gerek dünya ve ülkemiz gerekse kişisel tarihimiz açısından enteresan ve unutulmaz bir yıl olmakta. Her daim yoğun ve bol stresli geçen günlerimizin üzerine bir de son dakikada belli olan bölünecek bayram tatili meselesi ortaya çıkınca (iş nedeni ile) El-mecbur bu yazıya konu olacak değişik bir tatil planı ortaya çıkıverdi… Motosikletimizle, “tamamen spontane” bir yurtdışı tatili yapsak nasıl olur acaba sorusu düştü aklımıza? Artık sigortacımız değil, dostumuz olan Cafer Bey’in de katkılarıyla (Hasel Sigorta) gün içerisinde hızlıca Yeşil Sigorta çıkarttık (gümrük kapılarındaki olası sıra bekleme riskini almak istemedik.) Yıllık izin prosedürleri tamamlandı, her ihtimale karşı kısa dönem uluslararası sigorta poliçeleri yaptırıldı ve olabilecek en hızlı ve az eşya taşıyacak şekilde tatil çantaları hazırlandı.

İnanılmaz ama bütün bunlar tatil niyetine girdikten sonraki 3 gün içerisinde tamamlanmıştı bile.

Başlangıç tarihi dışında hemen hiçbir detayı net olmayan (süresi, rotası, son durağı vb.…) tatilimize dair ilk andan beri kafamızda yegâne net olan konu ise, hedefimizin Yunanistan’da bir yer olacağıydı. Her gittiğimizde bizi kendine hayran bırakan, muhteşem doğasıyla, misafirperverliği ve makul fiyatları ile şimdiye kadar bizi eve hep mutlu göndermeyi başarmış komşu diyarını, bu sefer de motosiklet ile keşfetmek niyetiyle vurduk kendimizi yollara.

Teker Döner…

Amacımız cuma sabahı erkenden yola çıkıp, yollar kalabalıklaşmadan İstanbul’u atlatmak ve sıra beklemeden İpsala sınır kapısını geçip, günün aydınlık saatlerinde Alexandrapouli’ye (Dedeağaç) varmaktı…

Yapamadık! :)

Planladığımızdan birkaç saat geç yola çıktık ve bunun bedelini de klasik İstanbul cuma trafiğini tecrübe ederek ödedik. Neyse ki İstanbul’dan çıktıktan sonraki kısım bayram tatiline daha zaman olması ve yolların tenha olması nedeniyle sorunsuz, az yorucu ve bol neşeli geçti.

  1. gün

14:00 gibi İstanbul’da açtığımız kontağı, Saat 21:00 gibi Alexandrapouli’de (Dedeağaç) kapattık. Motoru güvenli olduğuna inandığımız bir yere park ettik ve şehir merkezinde turlamaya başladık. Bir miktar yorgun, karnımız aç ve hala kalacak yerimiz yoktu. İtiraf ediyorum, her daim spontane tatillere çıkmayı artık alışkanlık haline getirmiş olan bünyem bile <ulen bu sefer biraz tadını kaçırdık mi acaba?> muhakemesine girmeye başlamıştı. Dedeağaç Sahil bandındaki restoranlardan daha önce methini duyduğumuz Mylos’a oturduk ve bol deniz mahsullerinden oluşan, tüm günün yorgunluğunu silip götürecek aksam yemeğimizi sipariş ettik. (Izgara Ahtapot, Kalamari, Cacık ve Ev yapımı beyaz şarap)

Tatilin olası rotası ve gece kalınacak yer üzerinde konuşurken, kendimizi yan masadaki Türk aile ile sohbet ederken buluverdik. Daha önce pek çok kez Alexandrapouli’ye gelmiş olan çift bize Ağustos ayının Alexandrapouli’nin yoğun sezonu olduğunu konaklama yeri ayarlamanın oldukça sıkıntılı olabileceğini anlatırken, biz çoktan kendimizi mezelerin lezzetine teslim etmiştik bile.

Yan masadakiler kalkmak üzereyken, bir umut konakladıkları otelin telefonunu alıp, şansımızı deneyelim dedik ve saat 22:00 sularında Dedeağaç şehir merkezine 3-4km mesafedeki Hotel Agellos’u aradık. Telefona çıkan sıcakkanlı hanım (Nicoletta), son bir musait odası olduğunu ve istersek bir geceliğine bize ayırabileceğini söyledi…hmmm istedik :)

Son anda <biraz da şansa> ayarladığımız Hotel , şirin ve temiz bir otel ve Dedeağaç merkeze oldukça yakın. 2 kişi için ödediğimiz kahvaltı dahil 60euro aslında Yunanistan standartları için makul bir fiyat olmasa da, kahvaltının dahil olması ve Nicoletta’nın misafirperverliği “fiyat faktörünü” bir nebze olsun hafifletti.

Motosiklet üzerinde geçirdiğimiz molalar hariç 5 saat ve yaptığımız 320km yolun acısını temiz odamızda güzelce dinlenerek çıkarttık.

  1. gün

Bir önceki günün koşturmacası ve yol yorgunluğunun üzerine zengin “Türk usulü” kahvaltı eklenince keyfimiz yerine geldi. Biraz da tatilin verdiği rehavetle kendimizi ancak 11:00 gibi yola çıkmış bulduk. Bu sefer her şey biraz daha netti;

Önce Makri’de Ammo Ammo Beach’e gidecek, birkaç saat yüzme ve öğle yemeğinden sonra da rotayı Keramoti’ye çevirip, feribotla Thassos’a geçecektik. Tabii ki belirtmeye gerek duymuyorum, Bir tatil klasiği olarak Thassos’ta kalacak yerimiz yoktu! :)

Frappelerimizi yudumlayıp, Ammo Ammo Beach’in serin sularına kendimizi teslim ettiğimizde her ikimiz de bugünün Thassos’ta sonlanmayacağını çoktan anlamıştık! Hızlıca konsey toplandı ve planımız revize edildi, günü Makri’de batırıp, Nicoletta’ya bir gece daha misafir olmanın ve rotanın bir sonraki durağına üçüncü günün şafağında karar vermenin bizim için en mantıklısı olduğuna oy birliği ile karar verildi! :) (Üşeniyorum, öyleyse yarın!)

Böylece ikinci günü, bol bol yüzerek, çok az motor kullanarak ve <aktif dinlenme ile> geçirmiş olduk…

Bu arada yolu Makri’ye düşen herkese, Amma Ammo Beach’in restoranını şiddetle tavsiye ederim. Hem kırmızı et hem de deniz mahsulleri mönüsü harika ve buradaki gün batımı efsane! Türk garsonları bile var :)

  1. gün:

Agellos ‘un efsane kahvaltısıyla güne erken başladık, bu sefer niyetimiz “eğer bilet bulabilirsek” SAOS 2 Feribotuyla, Samothraki’ye geçmek ve birkaç günümüzü Ege’nin bu az bilinen doğa harikası adasında geçirmekti. Araçlı feribot konusunda Internet üzerinden bulduğumuz rezervasyon numaralarına hiçbir şekilde ulaşamadık ve bilet konusunu iskeledeki gişeye yani şansa bıraktık. Feribotun kalkmasına 20 dakika kala biletlerimizi aldık. (Yolcu için tek yön: 16 Euro, 300cc üzeri motosiklet için tek yön: 17 Euro) ve 2,5 saatlik konforlu bir yolculuktan sonra adaya ulaştık. Bir klasik olacak ama Ada’da daha önceden ayarladığımız bir kalacak yerimiz yoktu!

Feribottan indikten sonra (Kamariotissa) rotamızı adanın kuzey tarafına (Therma) cevirdik. Therma bölgesi, özellikle gençlerin tercih ettiği, konaklama imkânı görece olarak fazla olan ve adanın görülmesi gereken yerlerine yürüme mesafesinde bir yerleşim yeri. Her daim hareketli merkezi ve hippi tarzı yaşam Therma’yı konaklama için ideal kılan unsurlar.

Biraz zorlansak da 2 gece için bir pansiyon ayarladık (gecelik fiyat 2 kişi için toplam 35 Euro). Bu az turistik adadaki pansiyonlara dair ilginç ve önemli bir detay ise İngilizce konuşabilen pek az kimsenin olması, Garip ama yaşlı nüfusun çoğu akıcı şekilde Almanca konuşabiliyor!). Bir Yunan klasiği olarak odamız temiz, fiyatlar makul ve insanlar sıcakkanlı!

Odamıza yerleştik ve küçük bir Therma turundan hemen sonra kendimizi en yakın denize girilecek yer olan Saoki Beach’e attık. Cennet Ege/Akdeniz kıyılarımızdan alıştığımız altın sarısı kumsallardan uzak ve taşlık bir sahili var Saoki Beach’in, ama serin denizi ve cam gibi berrak suyu günün tüm yorgunluğunu atmamıza ve neşemizi yerine getirmeye yetti de arttı bile.

Güneşi Therma’nın güzel tavernalarından birinde nefis Yunan mezeleri ile batırırken suratımızda kocaman bir gülümseme, aklımızda ise bir sonraki plansız günün bize sunacağı sürprizlerle ilgili düşünceler vardı…

4.gün

Konakladığımız ada- Samothraki, tam bir doğa harikası, yaklaşık 18km çapa sahip ve şekil olarak bir elipsi andıran adanın tam ortasında, açık havalarda Türkiye’den bile görünen kocaman bir dağ yükseliyor (Saoki- zirvesi yaklaşık 1700 metre). Bu volkanik dağdan doğan, sıra sıra şelalelerle devam eden ve buz gibi göllerde sonuçlanan onlarca akarsu mevcut, her şey inanılmaz heybetli ve huzur verici! Hemen her zorluk seviyesinde onlarca rafting ve trekking parkurlarına sahip olan bu muhteşem adanın nerdeyse %50 kısmında yaşam olmaması hatta çoğu yerinin henüz keşfedilmemiş olması ise hem heyecan verici hem de ürpertici bir detay. Dördüncü gün hedefimiz Therma Meydanı’na yürüme mesafesindeki Gria Vathra diye bilinen şelaleleri keşfe çıkmaktı Yaklaşık 15-20 dakika yürüyerek Gria Vathra ‘ya ulaştık, kayalara, minik tepelere tırmandık ve günü buz gibi sularda yüzüp, şelaleler altında serinleyerek geçirdik. Her günü birbirinden keyifli geçen, sürprizlerle dolu tatilimizin belki de en güzel günüydü…

5.gün

Sanırım bu kadar eğlenmemiz Zeus’u biraz kızdırdı, Saoki bize kaşlarını çattı, hava aniden karardı ve neredeyse tüm gün boyunca yaz ayından beklenmeyecek şiddette bir yağmur yağdı.

Sonraki günlerde devam etmemesini umduğumuz bu kötü sürprizin de etkisiyle, tüm günü dinlenerek geçirdik. Therma meydanda yer alan pastanenin nefis böreklerini ve lokmasını (lokmanidis) tecrübe ettik.  Bitki çayı ve taze meyvalar eşliğinde uzun uzun Kitap okuyup, koca günü dinlenerek geçirdik.

  1. gün

Adanın geriye kalanını keşfetmek için gene yollara düştük. Rota olarak kendimize adanın belki de tek kumsal plajı olan Pahia Ammos‘u seçtik. Hedefimiz bir önceki gün yağan yağmura inat, saatlerce güneşlenmek ve yüzmek…yaklaşık 45 dakikalık bir motor yolculuğu neticesinde adanın diğer ucundaki Pahia Ammos’a ulaştık, büyük bir arsızlıkla tam da planladığımız şeyleri hunharca icra ettik, yüzdük, güneşlendik…sonra gene yüzdük :)

Dönüş yolunda pek de adetimiz olmayan bir şey yaptık ve Therma istikametine doğru devam etmek yerine aksi yöne, yani Hora tabelasına saptık.

Kısa bir yolculuk sonrası vardığımız Hora (Chora), daha sınırlarına girer girmez bizi mest etti. Masallardan fırlamış gibi inci beyaz evleri, Arnavut kaldırımlı tertemiz sokakları, ince zevkle dekore dilmiş şirin restoranları, sokak aralarına gizlenmiş sanat galerileri, lokal tatlar sunan kafeleri ve muhteşem bir gün batımına ev sahipliği yapan tarihi kalesi ile bizi kendine aşık etti….Hora’nın Therma’dan ve adanın geriye kalan tüm yerlerinden çok daha güzel bir yer olduğunu tesadüfen keşfetmenin şaşkınlığını ama bir yandan da bunu tatilin altıncı günü fark etmenin burukluğunu yaşadığımız saatler geçirdik bu cennet parçası şirin yerde.

Gece ilerleyip, dönüş vakti yaklaştıkça tatilimizin en azından son gününü Hora’ da geçirmenin bir yolu olup olmadığı düşüncesi kafamızda iyice rahatsız edici şekilde yer buldu kendine. Geç saate ve yüksek sezona aldırmaksızın bir sonraki gece için yer aramaya koyulduk, birkaç başarısız deneme sonrası tam da umutsuzluğa kapılmaya başladığımız anda, şansımız dönüverdi. Hora ‘ya ilk geldiğimiz saatlerde tanışıp, ayak üstü sohbet etme fırsatı bulduğumuz hoş sohbet teyzemiz Anastasia imdadımıza yetişti ve bize küçük bir pansiyon işleten Roula diye bir hanımefendinin iletişim bilgilerini verdi. Ufak bir telefon görüşmesi neticesinde Roula ile anlaştık ve bir gün sonrası için Kale ve Deniz manzaralı son odasını bize ayırma konusunda sözleştik…

  1. gün 

Sabah erkenden kalkıp, Therma’daki pansiyonumuzu boşalttık. Hedefimiz önce adanın kartpostallara konu olan doğa harikası Fonias Şelalesini görmek ve sonrasında Hora’daki yeni pansiyonumuza yerleşmekti. Fonias, Therma ‘ya araçla 5-10 dakika mesafede ve asırlık çınarlarla dolu (biraz ürkütücü ama kesinlikle güvenli ve keyifli) bir trekking patikası sonucu ulaşılabilen yaklaşık 35 metrelik bir şelale. Bu şelaleyi etkileyici kılan ise kocaman ve tertemiz bir volkanik gölle sonlanıp, size doğal bir yüzme havuzu sunması :)

Ayaklarımızın yere değmediği ve yaklaşık yarı olimpik bir yüzme havuzu boyutundaki bu doğal gölde saatler geçirdik. Telefonların çekmediği, yeşilin hemen her tonuna ev sahipliği yapan bu doğa harikası yerden istemeye istemeye ayrıldık, zira Hora’daki yeni ev sahibimiz Roula ‘ya öğleden önce mutlaka geliriz diye söz vermiştik…grr! Elveda Fonias!

Yaklaşık yarım saatlik bir motor yolcuğu sonrası, tatilin son gününü geçirmek üzere Hora ‘ya ulaştık. Roula’nin bıraktığı yerden anahtarı alıp, odamıza yerleştik. Oda beklentilerimizin çok üzerinde ve gerçekten muhteşem bir deniz ve kale manzarasına sahipti.

Son günümüzü Hora sokaklarını keşfederek ve tembellik ederek geçirdik, hedefimiz erken yatmaktı, zira sabah 7:00’da yakalamamız gereken bir feribotumuz ve eve dönmek için kat etmemiz gereken yaklaşık 400km’lik bir yolumuz vardı…öyle de yaptık!

Eve Dönüş;

Erken kalkıp, feribotu yakaladık. 2,5 saatlik yol boyunca hem biraz kestirdik hem de dönüş yolumuz üzerindeki Nicoletta’nin mükemmel kahvaltısına kendimizi hazırladık. Agellos’ta kahvaltı 10:00 da biteceği için, feribottan acele şekilde çıkıp, herhangi bir nahoş sürpriz ile karşılaşmamak adına, Nicoletta’yi arayarak geleceğimizi bildirdik. Her şey planlandığı gibi gitti, Nicoletta’nin güler yüzü ve güzel kahvaltısı keyfimizi yerine getirse de eve dönüşün burukluğu çoktan içimize oturmuştu bile…

Kahvaltı sonrası son bir çılgınlık yapmaya karar verdik, rotayı tekrar Makri’ye çevirip günün en azından bir kısmını orada yüzerek geçirmeye ve Ammo Ammo’nun lezzetli yemekleri ile günün ana öğününü aradan çıkarmaya karar verdik.

Deniz harikaydı ama yaklaşan bayram tatili etkisini göstermeye başlamıştı ve Türkiye plakalı araç sayısında ciddi artış vardı. Yüzmelere doyamasak da İstanbul’un akşam trafiğine kalmamak adına 14:30 gibi yollara düştük. Hedef saat 20:00 öncesi evde olmaktı,

Yollar umduğumuzdan boştu, gümrüklerde aşırı sıra olmasına rağmen, motosikletli olmanın da avantajıyla kapılardan oyalanmadan geçtik. İstanbul sınırına yaklaşınca, Yandex’in de desteği ile TEM yerine E5 tercih ettik. Yolculuğun son 2 saati gerçekten çok çileli geçti (hem trafik hem de öz ağabeyim kadar sevdiğim bir dostumun sağlığı ile ilgili aldığım hoş olmayan haber canımı çok sıktı, yol bitmek bilmedi).

Her şeye rağmen planladığımız saatte eve ulaştık ve son aldığımız haberle tüm tadımız kaçsa da  her şeyin plansız olmasına rağmen, sorunsuz geçtiği tatilimizden sağ salim döndük.

Yola dair notlar;

  • Uzun yolculuklar öncesi motosikletinizin bakımını mutlaka yaptırın, abartmamak kaydıyla yanınıza gerekli olacağına inandığınız bazı ekipmanları ve yedek parçaları alın. Unutmayın, tatil kısıtlı ve her dakikası değerli bir zaman parçası ve bu tarz yolculukların doğası gereği her daim ufak tefek aksilikler başınıza gelebilir. (Fikir vermesi acısından, ben yanıma, yedek buji, lastik patlamasına karşı sprey, plastik eldiven, ve ufak bir avadanlık seti almıştım.). Motosikletiniz ile gelen set genelde temel alet, edevatı içerir ve yeterli olur diye düşünüyorum.
  • Tavsiyem, kısa dönemli bir yurtdışı sağlık sigortası yaptırın. (1 haftalık ücret, kişi başı 10 Euro civarı)
  • Yanınıza çok fazla eşya almayın, mümkünse motorun yüklemesini 1 gece önceden yapın. Zira yolculuktan hemen önce ortaya çıkan ufak tefek aksaklıklar, hem moral/motivasyonu etkiler, hem de size can sıkıcı bir zaman kaybı olarak geri döner.
  • Bir gece önce iyi dinlenin, uzun mesafe motosiklet kullanmak hem mental hem de fiziksel olarak dinç olmayı gerektirir.
  • Kesinlikle koruma ekipmanlarını ihmal etmeyin. Unutmayın, trafikte herkes düşmanınız ve sizin kaportanız vücudunuz!
  • Intercom konusu önemli. Tanesi 200tl civarı olan Çin menşeili (yerel bir firmanın garantisiyle satılıyor) cihaz (KNMASTER) fiyat, performans olarak oldukça yeterli.
  • Acele etmeyin! Unutmayın, motosiklet ile tatil yola çıktığınız anda baslar.
  • Mümkünse erken saatlerde yola çıkın, trafik düşmanınızdır!
  • En sıcak mevsimde bile uzun yola çıkacak olsanız, yanınıza mutlaka Polar ya da uzun kollu kıyafet alın. Eğer çantanızda müsait yeriniz varsa, basit bir yağmurluk hayat kurtarır.
  • Yola doğru insanla çıkın…

 

Yoldaşa dair notlar; (Vespa Gts300 Super i.e)

  • Vespa GTS 300 harika bir motosiklet, eşyalarımız ile birlikte 2 kişiyi oldukça konforlu bir şekilde hedefe ulaştırdı. Şeytan kulağına kurşun, en ufak bir sorun çıkarmadı.
  • Seyir hızı olarak, genelde 90-110km arası bir sürat tercih ettik. GTS 300 sollama yapmamız gereken anlarda oldukça yüklü olmasına rağmen 120-125km hızlara sorunsuz ve güvenli bir şekilde çıkabildi.
  • Hem kendimizi hem de motoru yormamak adına 1.5-2 saatte bir benzin molası verdik hem dinlendik hem de yakıt ile ilgili bir stres yaşamadık. Her molamızda genelde aldığımız mesafeye göre 20-30tl civarı yakıt aldık
  • Tatil boyunca toplam 35 litre yakıt almışız ve toplam 860km yol yapmışız.